27 Şubat 2011 Pazar

uykusuzum.

kafeinli yazılar okudum. okudukça açıldı uykum.

karakterli şehirler.

"Ankara'da yaşamak bir ev hanımıyla salonda çay içmek gibi. İstanbul’da yaşamaksa bir fahişeyle çılgınca sevişmeye benziyor." demişti Yiğit Özgür.
Ben ise bunlara bir de Londra'yı ekliyorum. 
Londra ise, "salonda çay içip sohbet ettiğin kadınla, şarap içerek güne devam etmek, güzelleşmeye başladığında da, vücutlarla birlikte, evin her köşesini sevişerek keşfetmek gibi."



tanrı bana hediyeler yolladı. çok şanslıyım.

ben dünyanın en şanslı insanıyım. evet kesinlikle. hatta öyle şanslıyım ki tanrı daha ben doğmadan mutluluğumu garanti altına almak istemiş olmalı. 

hayatımın en büyük doğum günü hediyelerinden birini benden önce dünyaya, dünyama yollamış. diğerini ise üç yıl sonra yolladı. yolladığına tadığım. dün gibi hatırlıyorum. üç yaşındaydım. o ise minicik.

diğer hediyem de beni hatırlıyor, ben de minicikmişim. onu da annem&babam tabii ki, öyle güzelmiş ki...

en büyük iki hediyemden biri. tanıştırayım. Ayşegül. İlkokul kitaplarından hatırlarsınız. Ayşegül'ün maceraları. "ayşegül okumayı öğreniyor, Ayşegül tatilde" ama hiç kimse bilmiyor, o hep bizim evde. kendisi dünyaya benden birkaç yıl önce geldi. ne iyi yapmış!

onu nasıl anlatmalı bilmiyorum. aslında biliyorum. niye bilmeyeyim. ama en güzel anlatışları ona, bizzat kendisine yapıyorum. şimdi burada nasıl anlatmalı, onu düşünüyorum.

o, benim hayatımda ihtiyacım olan bütün sıfatlar. aramızdaki frekans az bulunan cinsten. en büyük dertli sohbetleri de onla, en geyikleri de yapıyorum. ama siz yapmayın. kıskanırım. ben sizin yerinizi de yaparım.
bu zamana kadarki tüm arkadaşlıklarında, ilişkilerinde hep onu kimseyle paylaşmak istemeyen, maço erkek/kıskanç kız kardeş rolünü oynadım. her şeye bir değil, bin kulp buldum. ve biliyorum doksan yaşına da gelsek, ben yine onun çevresindekilere kulp takmadan durmam.

tam olarak şöyle demiştim birgün ona, ve buydu her şeyi özetleyen: “sen kocaman bir kanatsın üzerimde. sıcak. ve başımı her yukarı kaldırdığımda gördüğüm kocaman bir gülümseme.” 
cümlenin gelişi değil bu. bildiğin sürekli gülen, kahkaha atan bir tip. 
kocaman gülümsemeli, bitmeyen fotoğraf pozu. ve hiç bitmesin.

kardeşim... o ise evin neşesi. güldüreni. espirisi. “ya haydi şunun taklidini yap da, gülelim” dedirteni. ve gözümüzün önünde büyümeye devam edeni... 
hala şımarık. hala asi. evin en küçüğü. ama ters orantısı. hepimiz onun hiddetinden hep çekindik. hele sabah uyusundan uyandırılma faslı var ki, oraya hiç girmiyorum. o durumda koşarak uzaklaşmalı... uykusu en tatlı keyfi. eminim ben bunları yazarken de uyuyordur. bi' ara kalkar kahve filan içer, sonra sabaha kadar çevresindekileri keyiflendirir. o öyledir. gece uyumayan, sabah uyanmayan.

şans şurada, en iyi arkadaşlar farklı evlerde büyümüşlerdir. ancak okul çıkışlarında ya da cumartesi toplaşmalarında bir araya gelirler. (çocukluktan bahsediyorum) biz ise bunun için okul çıkışların beklemedik. aynı evdeydik. hatta aynı odada. birlikte uyuduk. birlikte uyandık.

çocukluklarımız, ergenliklerimiz, aşklarımız, kavgalarımız. herbirine tanık olduk.
ve bu. sevdiklerinin büyüyüşlerini izlemek. film gibi.

ve film şimdi üç farklı şehirde devam ediyor. edecek. bitmeyecek.

tanrı’ya bu en büyük, en güzel iki hediyeyi bana yollamasından ötürü minnettarım. 
sonsuz teşekkürler.

iyi ki doğduk. mutlu yıllar.

(not: yazı tarihi 12 ocak 2011, yani son doğum günüm.)







26 Şubat 2011 Cumartesi

küçük bir hikaye vardı. hatırla.

içinde beyaz converse, metro, durak, aşk, durmak gibi sözcükler geçen bir hikaye vardı. ne oldu ona?
şöyle diyordu; "aşk kaç duraktır, kaçıncı durakta iner?" filmden alınmış bir cümle gibiydi filan...

hani ikisinde de  beyaz converseli olan bir kız, bir erkek vardı. aynı duraktan binip, başka duraklarda inmişlerdi. metro camından birbirini gözlüyorlardı. (çaktırmadan) hala mı hatırlamadın. yahu hani çocuğun üzerinde mavi kareli bir gömlek vardı. durakta indiğinde dönüp tekrar bakmıştı kıza. kız da ona. hani hiç konuşma geçmiyordu hikayede.... hala mı yok?

neyse peki... belki zaten öyle bir hikaye de yoktu. sıkma canını şimdi bunun için. nedir yani. altı üstü bir hikaye.

24 Şubat 2011 Perşembe

biraz şarap lütfen.


hani var ya, şu her nisan söylenen şiir, "dünyanın bütün çiçeklerini getirin bana, bütün çiçeklerini diyorum..."benim derdim çiçek filan değil. dünyanın bütün şaraplarını ve peynirlerini getirin bana. öyle çok değil. numune olsa yeter. haydi dedim. bekliyorum.

23 Şubat 2011 Çarşamba

reklamla ilgili bi' şey yazmalıyım di mi?

oraya reklamcılık yazdığıma bakmayın. yani bakın da. ne biliyim. kendisi "sanki yıllar öncesinde kalan" ahbap gibi. keyifliydi. görürsem yine olur biliyorum. ama telefonunu kaybettim. neyse alırım bi' arkadaştan.  sonra oturur yine iki lafın belini kırarız.

Londra.

şaka değil. abartı değil. tamam. kabul ediyorum. dünyanın her yerini görmedim (henüz). hatta türkiye'den sonra sadece bu memleketi gördüm. İngiltere'yi. ve çok yerini. ama burası. tam burası. Londra. her bir yeri çok güzel. başka güzel. dünyayı gezmiş gibi. üçyüzden fazla dil. milyon değişik insan tipi. hayal gücünüz dayanmaz. her gün yeni cadde, sokak keşfi... her gün bir erkeğe/kadına aşık olmak gibi. sonra burada ömrünü geçirme hevesi. geçmeyeninden hem de. hani ben maymun iştahlıydım? bu hala geçmedi?

Londra. rüya şehir. her bir caddesinde kendimi buluyorum. kendimi keşfediyorum...

elimden gelse, çok şey yapmak istiyorum. tam burada. Londra'da...

Londra, dua et boyum kısa.